Tarihten için en iyi yaş olduğunu

La Vie Est Belle, Lancôme’un gelmiş geçmiş en iyi kadın parfümleri arasında gösteriliyor. Ünlü oyuncu Julia Roberts'in gülüşünden esinlenilen bu parfümü Fransa'nın önde gelen üç parfümörü yarattı. “Hayatın ve mutluluğun felsefesi veya hayatın güzelliğine yönelik evrensel bir bildiri” temasıyla tanıtılan parfüm en iyi kadın kokuları arasında yer alıyor. 30’ların Ortaları ve Sonları (35-39 yaş) Bu yaş aralığında, özellikle de 37 yaşından önce hamile kalmak için hala iyi bir şansa sahipsiniz. 35 yaşında pek çok kadının bir ay içinde hamile kalma şansları yüzde 15 ila yüzde 20 arasında olmaktadır. Mustafa Kapı, büyük ihtimalle daha iyi teklif aldı ve profesyonel düşünüyor ama sözleşme konusunda kulübünü bu noktaya getirecek kadar zorlaması, bu yaşta yanlış. Ancak Galatasaray'ın 17 yaşındaki bir çocuk için yaptığı açıklamada kullandığı ifadeler de bir o kadar yanlış, ağır. (Serkan Akkoyun-Spor Yorumcusu) Excel Formülünü kullanarak nasıl yaş hesabı yaparız . Bunun için yukarıda örnek resimde olduğu gibi Doğum Tarihini yazıyoruz , Bugün yazan kısma isterseniz manuel olarak isterseniz =Bugün() formülü kullanarak tarihi yazabiliyoruz. daha sonra Yaş kısmına gelerek =(I7-I6)/365,25 formülünü kullanıyoruz. İYİ Parti Sözcüsü Yavuz Ağıralioğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 'Türkiye'yi batırmak istiyorlar' dediği EYT'lilerle ilgili olarak 'Ekonomimiz için yük olduğu doğrudur fakat EYT ... Ancak Excelde iki tarih arasındaki farklı bulmak için en pratik yolu budur. 1. Adım : Öncelikle hangi tarihler arasındaki farkı bulacaksınız bu iki farklı tarihi gün - ay - yıl olarak iki farklı hücreye yazıyoruz. En Güzel Karne Hediyeleri. Karne hediyesi seçerken çocuğun yaşı da önemli tabii. Mesela, karne hediyesi okul öncesi öğrencisi için farklı, ilkokul öğrencisi için farklı, lise öğrencisi için çok daha farklı olacaktır. Bu yüzden her yaş grubu için ayrı ayrı tavsiye listesi hazırladık.

GRRM - 1999 Söyleşileri - 1

2020.07.25 10:34 Asusnur GRRM - 1999 Söyleşileri - 1

Bu çeviri @griljedi tarafından yapılmıştır
25 Mayıs 2020
Yüksekbahçe ve Casterly Kayası, Diyar’ın en zengin ve en güçlü iki hanesidir. Lannisterlar, en zengini ama Tyreller çok daha fazla ordu gücüne sahip.
Ser Arryk ve Ser Erryk, Arthur efsanelerindeki ikiz şövalyeler olan Balon ve Balin’den esinlenildi (Bu iki isim de ikiz kardeşler olarak hem Dans 1’de iki tarafta Kral-Kraliçe Muhafızı olarak bulunuyor hem de Olenna Tyrell’in korumalarının ismi).
İki ayrı coğrafyadaki piçler evlenirse çocukların soy ismi ne olacak?
İlginç soru, çocuk çoğunlukla babanın soy ismini alacaktır.
Dunk’ın soyundan biri kitaplarda göründü mü?
Oh, belki.
ASOIAF ile ilgili yapmak istediğim şeylerden biri de onu, diğer yüksek fantezi türlerinden çok daha “gerçekçi” yapmaktı. İlhamımın çoğunu tarihten ve tarihi kurgulardan aldım, bizzat kendim yazmadan önce Orta Çağ dönemine daldım. Ataerkillik, feodalizm, kılıç ve inanç kadar Orta Çağ’ın bir parçasıydı. Lisa Tuttle ile birlikte “Winhaven” gibi cinsiyet eşitlikçi kurgusal başka dünyalar da yazdım. ASOIAF ile tarihsel modele daha yakın olmaya karar verdim.
İlk kitapta Hodor “mahzen mezarlara” gitmeye korkuyordu, bu yüzden Bran’ı oraya götürmedi ama 2. kitapta Bran ve diğerleriyle beraber bir süre orada kaldı, korkuyor görünmüyordu. Eğer bu kadar korkuyorsa nasıl bu kadar zaman orada kalabildi?
Hodor, sadece belirli zamanlarda oradan korkuyor, öncesinde ya da sonrasında değil. (İlginç.)
Demir Filo’da 100’den fazla gemi var, büyük lordların her biri bunlara emreder. Ancak uzun gemilerin, Stannis’in ve Joffrey’in Karasu’dan savaştığı filolardan daha küçük ve daha basit olduğunu hatırlamak önemlidir. İlki Viking tarzı uzun tekneler, ikincisi ise Venedik/Bizans gibi düşünün.
Tad’in MEMORY, SORROW, AND THORN serisinin büyük bir hayranıyım. Aslında ondan esinlenmeden kendi eserlerimi yazacağımdan şüpheliyim. En sevdiği fantezi yazarların eserlerinden ilham aldığım başka şeyler de var.
Sansa’nın saç filesindeki mor ametisler, Cressen’in odasındaki aynı mor ametisler mi?
Yorum yok.
Tolkien her daim öfkeyle LOTR’un bir alegori olduğunu reddetti. Evet, bazen kitapların içinde bir yazarın bile farkında olmadığı şeyler bulunur. Bu durum özellikle hikayeleri bilinç altından köpüren yazarlar için geçerlidir. Hepimizin kimliğe sahip canavarları var, bazen hikayelere kaçıyorlar, bizler daha akıllı olamadık. Bununla beraber burada böyle bir şey olduğuna da inanmıyorum, Tolkien’e inanmaya eğilimliyim, kendisi alegoriyi hor görürdü.
Eğer Ned, Gece Bekçileri’ne katılsaydı… şu an bambaşka bir roman olurdu.
Birlikte dövüşürken Garlan ve Loras’ın iki ve üç güllü kalkan kullandıkları bilgisi ilginçti. Garlan, Acıköprü’deki turnuvaya katılmış mıydı?
Hayır, katılmadı. Garlan’ı küçük kardeşi kadar görkemli bir tazı olarak görmüyorum, bu yüzden turnuvalar onun işi değil. Loras, üç güllü kalkanı o gün kullanmaya karar vermiş olmalı.
Hanedanlık arma kuralları, 7 Krallık’ta gerçek dünyadan olduğundan daha esnektir. Bu konularda bir yasa yok. Bu yüzden şövalyeler bireysel olarak arma seçmek ya da armaları ile oynamakta özgürler. Büyük ve Küçük Walder da bu şekilde annelerinin ve büyük annelernin aile armalarını Winterfell’de iken ikizler arması gibi, üstünde taşıyabiliyordu. Mace Tyrell’in üç oğlu da Tyrell armasını taşıyabilir ama Garlan ve Loras’ın arzu ettiğinde iki güllü ya da üç güllü arma taşıdığını görebilirsiniz. Robb’un da kalkanında gri kurt kafalı kişisel bir arması var ve şüphesiz eski Kış Krallarının bazılarının da kişisel armaları var ama ne olduğuna daha karar vermedim (Jon’un da Stark armasının renklerini tersine çevrilmiş kendi kişisel arması var). Tüm bunlar hanelerin düzensiz olduğu karanlık ve orta çağlarda hep oldu ama daha sonra her şey resmileşti.
Sansa ile ilgili… Bu, hep ya da hiç durumu değil. Tek bir kişi Ned’in çöküşünden sorumlu tutulamaz. Sansa bir rol oynadı ama tüm suçu ona atmak haksızlık olur ama onu temize çıkarmak da haksızlık olur. Sansa, Stannis ve altın pelerinle ilgili özel planların hepsiyle ilgili bilgiye sahip değil… ama Arya ve onu, KL’den uzaklaştırmak istediğinden çok daha fazlasını biliyordu. Hangi gemiyle ne zaman yola çıkacaklarını, kaç adamın onlara eşlik edeceklerini ve komutanın kimde olacağını; Arya’nın o sabah nerede olduğunu biliyordu. Tüm bu bilgiler de Cersei’nin vaktinde hızlıca plan yapıp hareket etmesinde yardımcı oldu.
Ned’in LF ile konuşması kesinlikle bir dönüm noktasıydı ama buna dönüm noktası diyebileceğimden de emin değilim. Eğer farklı olsaydı kolayca değişebilecek başka kararlar da vardı. Ned’in Renly’nin teklifini reddetmesi, herkesin unuttuğu küçük ama önemli oyuncu Varys var; görevini yapmak yerine kendisini en yüksek fiyatı verene satmayı tercih eden Slynt var. Yani olan bitene sebep olan tek bir kötü adam yok, parça parça olayların bir araya gelmesinden doğmuş bir durum var.
Dorne kollarının bu şekilde “ürkütücü” görünmeye eğilimli olmasının bir sebebi var mı?
Şiddet içeren bir tarih. Özellikle sınırların ötesine yürüyüşlerle geçerek yaşayan dağ haneleri birbirleriyle sonsuz bir şekilde çatıştı ve işgalcilerle ilk karşılaşanlardı.
Tyrion handikaplarını görebildiği sürece silah eğitimi aldı ama her zaman yanında kişisel bir koruyucu oldu ve iyi bir zırhla savaşa girer. Birinde yaralnır diğerinde öldürülüyordu. En azından bir süre savaşın ortasında o kargaşa ortamında tek başına ayakta kalabilir ama bu onun yetenekli bir savaşçı olduğu manasına gelmiyor, bu özellik onun kardeşine ait.
Hisar’a girmek için herhangi bir yaş gereksinimi, özel bir şey talep etmez (öğrencinin erkek olması dışında). Oraya giren herkesin üstat olacağı manasına da gelmiyor, Hisar zincirlerini dövmeyi bitirememiş ya da hiç başlayamamış bir sürü yaşlı çırak ve kalfa ile dolu.
İkinci kitapta Sansa ve Tazı arasındaki ilişkinin romantik bir alt tonu olup olmadığı sorusuna “Kitapları okuyun ve kendiniz karar verin.” diye, cevap verdi.
Kitapları okudum ve bu özel sahneleri başkalarıyla da tartıştım, yarısı romantik derken diğer yarısı platonik olduğu görüşünde. Ben romantik görüşündeyim.
Katılanların her biri için çok farklı şeyler olabilir, unutmayın.
Evet ama romantik alt tonlarına dair kanıtlar gibi görünüyor. Tazı’yı daha sonra görecek miyiz?
Evet, üçüncü kitapta görünecek, aslında onun hakkında büyük bir bölümü yeni bitirdim.
Dunk gerçekten bir şövalye miydi? Westeros fiyatları nedir? Kaç gümüş geyik altın ejderha eder? Robert, tacı bugüne kadar nasıl borca sokmayı başardı?
Robert para harcama konusunda çok dikkatsiz bir cömertliğe sahipti, turnuvada verdiği ödüllere bakın. Diğer konular için yorum yok (muhtemelen kendi de bilmiyor. 😃)
Egg, korktuğu ve nefret ettiği kardeşi Aerion’a kendini göstermek istemedi, sadece en sonunda umutsuz olduğunda bunu yaptı.
Westeros’ta haberci kuş olarak kuzgunlar kullanılıyor çünkü onlar güvercinlerden daha akıllı, daha iyi uçar ve kendilerini yırtıcı kuşlara karşı daha iyi korur. Ayrıca mitik tarafını da seviyorum; Odin, kuzgunları “haberci” olarak kullanırdı.
LF’nin Ned’e Redwyneler ve Tyrellerin Stannis’in hakimiyeti karşısında ayaklanacağını söylediğinde, doğru mu söylüyordu?
Yorum yok.
Büyük bir hanenin başka bir büyük hanenin üyelerini tutukama ve yargılama hakkı var mı? Yani tüm şartlar ve kanıtlar vs. düşünüldüğünde Cat’in Tyrion’u tutuklamasının yasal bir dayanağı var mı?
Bu biraz şansa kalmış. Bir lord, kendi adaletini kendi topraklarından yönetir. Cat, Tyrion’u kuzeyde ele geçirseydi daha güçlü bir iddiası olurdu. Kendi dünyamızda bile güçlü ve zengin kişileri, tüm kanıtlara rağmen, ele geçirip yargılamaya kalkmanın kendi içinde tehlikeleri vardır… ve Westeros lordları, söz konusu “onurları” olduğunda çok daha asabilerdir.
submitted by Asusnur to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.04.07 22:03 karanotlar Türkiye Sol Hareketinin Soykırımlara Bakışı

Soykırım ya da jenosit kavramı 1944’te Polonya Yahudi’si bir hukukçu olan Raphael Lemkin tarafından Yunanca “ırk”, “soy” anlamına gelen “génos” ile Fransızcaya Latince “katletmek” anlamına gelen "cidium" kökünden geçmiş "cide" sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Lemkin “Jenosit konusuna nasıl geldiniz?” sorusuna cevaben “Jenosit ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından da Hitler harekete geçti” diye cevap verir. 1944’te Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Lemkin’in en önemli çalışması olan, “İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Devletleri’nin Yönetimi” adlı eserinde 2. Paylaşım Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmiş ülkelerdeki Alman yönetiminin soykırım terimi eşliğinde geniş bir hukuki analizini içeriyordu.
Lemkin’in “uluslararası yasaların ihlali olarak soykırım” fikri uluslararası kamuoyu tarafından yaygınlıkla kabul edildi ve Nürnberg Mahkemeleri’nin hukuki temelini oluşturdu. 1943’te Lemkin soykırımı şu şekilde tanımlıyordu:
“Genel anlamda konuşursak, soykırımı, milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dâhil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.”
Soykırım tanımının 2. Paylaşım Savaşı sonrası ortaya çıktığını ve UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi), BM Güvenlik Konseyi gibi kuruluşlarca kabul gördüğünü, çeşitli sözleşmeler ve mahkemeler, mekanizmalar oluşturulduğunu görüyoruz. Bu konuda öyle ya da böyle bir hukuk oluştuğu da anlaşılıyor. Ancak tüm bu sözleşmelerde sık sık geçen uluslar arası toplumun ya da devletlerin çıkarları vurgusundaki toplum ve devlet işin püf noktasını oluşturuyor. Toplum ya da uluslararası toplum sözcükleri ilk bakışta geniş kitleleri ifade ediyor gibi gözükmesine rağmen -ki bu dahi muğlâk bir ifadedir- anlamı hiç de böyle değildir. “Uluslararası toplum”, ilk kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında Herbert Butterfield, Martin Wight ve Hedley Bull’un kurucuları olarak kabul edildiği, ‘İngiliz Okulu’nun ortaya attığı bir kavramdır. Özetle uluslararası toplum, ortak kültür, çıkarlar, normlar, kurumlar ve hukuk vasıtasıyla devletlerarası işbirliğini ifade eder. Dolayısıyla bu kavramda geçen toplumun içinde emekçi kitleler, ezilen uluslar, kadınlar yoktur. Uluslararası toplum tam tersine bu kesimleri sömüren, baskı altına alan, yok sayan ulusal ve uluslararası tekelleri ifade eder.
Dünyadaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin bize gösterdiği şudur ki, uluslararası tekellerin çıkarları dünya hukukun temelidir. Ve bu temel aynı zamanda Birleşmiş Milletler gibi bir örgütün de kuruluş gerekçesidir. Uluslararası tekellerin çıkarını zedeleyebilecek bir yargılama olamayacak ise bütün bu yazılan çizilen şaşalı, akademik, hukuki sözler hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Üstelik tüm bu tanımlar, sözleşmeler, mahkemeler geçmişle değil, gelecekle ilgilidir. Bizim konumuz ise geçmişle; yüzyıl öncesi ile ilgilidir.
Resmi tarih
Peki, yüz yıl önce yaşanmış olayların, katliamların, soykırımların tartışılması bugün bize ne kazandıracaktır?
Geçmişte yaşanmış haksızlıklar ve adaletsizlikler eğer ortadan kaldırılmamış, cezalandırılmamış ise bugün yaşanan haksızlık ve adaletsizliklerin de sebebidir. Bu nedenle geçmişte yaşanmış katliamların, soykırımların tartışılması önemlidir.
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünyada pek eşi benzeri olmayan bir kuruluş sürecine ve sonrasında yeniden yazılmış bir resmi tarihe sahiptir. Resmi tarih anlatımı yalanlar üzerine kurgulanmış bir tarih anlatımıdır. 1928 yılında alfabenin değiştirilmesi ile birlikte ileriki yıllarda eski belgelerin okunabilmesi doğal olarak sadece uzmanlığı olan kişilerle sınırlıdır. Böylelikle yalanların deşifre edilebilmesi de zorlaşmıştır.
  1. yüzyılın başında, ezilen ulusların kanlarını döküp, canlarını ve mallarını alarak kurulan, sınırları da kendisi de meşru olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin, toplumun tüm kesimlerine on yıllardır anlattığı resmî tarih baştan aşağıya yalandır.
Resmi tarihin yalanlarıyla adeta yok sayılan Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve onlara yönelik soykırım büyük bir ‘ustalıkla’ yüzyıl boyunca gizlenmiştir. Aynı durum Kürtler için de geçerlidir. On yıl öncesine kadar Kürtlerin varlığını inkâr eden Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürtlerin on yıllardır yürüttükleri mücadele ve ödedikleri bedeller sayesinde bu topraklarda yaşadıklarını, kimliklerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu durumun tek sorumlusu Türkiye Cumhuriyeti resmi tarihi değildir.
Hıristiyan uluslara yönelik soykırım
Türkiye Cumhuriyeti devleti ve onun resmi ideolojisinin başından itibaren reddettiği 20. yüzyılın ilk soykırımı olan Hıristiyan inancından uluslara yönelik (Ermeni-Süryani-Rum) soykırım, tarihçiler ve konuyla ilgili bilim çevrelerince değerlendirilirken bazı önemli eksikliklere, hatalara düşülmektedir. En önemlisi de cumhuriyet tarihi boyunca kendini sol, sosyalist olarak tanımlayan çeşitli muhalif örgütlenmelerin konuya duyarsızlığı ya da resmi tarih tezlerinin savunuculuğunu yapmalarıdır.
  1. yüzyılın başında yeryüzünün en büyük cinayetlerine tanık olduk. Aslında 1894’te Abdülhamit’in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayan süreç, 1915’te kısa bir süre içinde tehcirler ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın katliamları sonucu 1,5 milyon Ermeni’nin ölümüyle sonuçlandı. Ancak katliamlar sadece Ermenilerle sınırlı değildi. Aynı anda Asurî-Süryani 250 binin üzerinde insan da canını kaybetmiş, Pontos’ta ise 150 bin Rum öldürülmüştü. Rumlara yönelik tehcirler ise daha 1911 yılında başlamıştı. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla birlikte Pontos’ta cinayetler bir ulusu toptan imhayı içermiş ve toplam 353 bin Pontoslu Rum soykırımına uğratılmıştı. Yunan ordusunun geriletildiği süreçte ise 800 bin Küçük Asyalı Rum kaybolmuştu.
1923 yılında Lozan’da imzalanan Mübadele Anlaşması ile de 1 milyon 250 bin Hıristiyan Rum, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmişti. Mağdurlar cephesinden baktığımızda bu süreçler birbirinden ayrı olarak ele alınır. Ermeni Soykırımı, Asuri-Süryani Soykırımı, Pontos Rum Soykırımı, Küçük Asya Rum Soykırımı gibi. Bu anlaşılır bir durumdur; herkes yaşadığı zulmü, haksızlığı dile getirmekte, adalet aramaktadır.
Oysa bu değişik uluslara yönelik 1894’te başlayıp 1923 yılında sonuçlanacak olan yok etme girişimi bir merkezi politikanın sonucudur. Üstelik Hıristiyan inancından ulusları hedefleyen bu yok etme, cumhuriyetin kurulması ile birlikte Türk olmayan diğer Müslüman inancından ulusları, diğer mezhepleri de kapsayarak günümüze kadar devam edecektir.
İnkâr
Türkiye Cumhuriyeti devleti yüzyıldır soykırımı inkâr ediyor. Ancak inkâr, sadece "Soykırım olmamıştır" diye direkt ret etmek değildir. Kimi zaman "Düşmanla işbirliği içindeydiler, dış güçlerin maşasıydılar" denilerek işlenen cinayetler meşrulaştırılmaya çalışılmış kimi zaman da "bir grup eşkıyanın" işledikleri suçlardan dolayı cezalandırıldığı savunularak soykırım inkâr edilmiştir.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin tarihsel süreçleri ele alırken gözden kaçırdıkları ya da bilinçli olarak yaptığı bir şey vardır ki o da İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) süreci ile Kemalistlerin iktidar oldukları süreçleri birbirinden ayrı ele almalarıdır. Böyle bir ele alış ne gibi bir sonuç doğurmaktadır peki?
Ermeni Soykırımı’ndan sorumlu olanları İTC olarak görür, böylece Türkiye Cumhuriyeti devletini ya da Kemalistleri karşınıza almamış olursunuz. Öyle ya tarihsel olarak Ermeni Soykırımı “Cumhuriyet” öncesinde yaşanmıştır.
1915 Ermeni Soykırımı, Osmanlı İmparatorluğu dönemine denk düşmektedir ve iktidar olan İTC’dir. Süryanilere yönelik katliamlar da yine bu dönemde başlamıştır. Bu durum, Kemalistler açısından, “Bizden önce yaşandı bunlar” biçiminde bir savunu şansı doğurur. Zaten Kemalistler, 1930’lu yıllardan sonra yazmaya başladıkları yeni resmi tarihlerinde İTC ile ilgileri olmadığını, hatta onlarla sürekli bir çatışma içinde olduklarını iddia ederler.
1908-1918 arasındaki İTC iktidarı sürecinde yaşananlar ile 1918 sonrasındaki Kemalist iktidar sürecinde yaşananlar birbirinden ayrı ele alınmaktadır, ki bu yaklaşım resmi tarihçilerce soykırımı bizzat Mustafa Kemal’in ağzından “…eski Jön Türk Partisi artıkları, kitleler halinde, evlerinden/yurtlarından acımasızca sürülen ve katledilen milyonlarca Hıristiyan tebaamızın hayatlarından sorumludurlar…” sözleriyle benimsenmiş; olan biten Osmanlı’nın (İTC’nin) suçu olarak değerlendirilmiş, cumhuriyetin kurucularının bu soykırımdan sorumlu olmadığı vurgulanmıştır.
Oysa durum bunun tam tersidir; bir kere Kemalist kadroların hemen tümü eski İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarıdır. İTC ile hiçbir ideolojik farklılıkları olmadığı gibi, onların başlattığı projeyi, Kemalistler devam ettirmişler; Ermeniler ve Süryanilerden sonra
Rumlara yönelik Pontos’ta ve Küçük Asya’da daha organize bir soykırım planını hayata geçirmişlerdir.
Yani Müslüman inancından olmayan ulusların imhasının ardından Kızılbaş Alevilere ve Kürtlere yönelerek, Kürdistan’ı kana bulamışlardır.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin bu iki dönemi birbirinden ayıran hatalı bakış açılarına rağmen genel olarak Türkiye Cumhuriyeti devleti resmi tarihçileri ve resmi ideolojisi her iki dönemde yaşanmış bu soykırımı inkâr etmeye devam ediyorlar.
1919 yılından sonraki sürecin, iki cepheyle sınırlı Türk-Yunan savaşının bir "bağımsızlık/ulusal kurtuluş" mücadelesi olarak değerlendirilmesi de ikinci önemli hatadır, ki bu değerlendirme 1918’den sonraki Mustafa Kemal’in öncülüğündeki dönemde devam eden soykırıma; o dönem yaşanan sürgün ve katliamlara meşruiyet sağlamaktadır. Bir yandan "emperyalizme karşı bağımsızlık" iddiasıyla mücadele yürütülürken "isyancılar" Kemalistlerce "vatan haini" ilan edilmiş ve katledilmeleri haklı gösterilmeye çalışılmıştır.
Bu ikinci değerlendirme, İTC’nin devamı olan Kemalistleri, onlardan ayırmaya ve "ülkeleri işgal altından olan" Kemalistleri haklı gösterme çabasından başka bir şey değildir. Böylece Pontos’ta 353 bin Rum’un katledilmesi ve kalanların da Türkleştirilip Müslümanlaştırılması ile sonuçlanan soykırım görmezden gelinmiştir.
Sol Hareketin Sınırları
Genel olarak yaşanan coğrafyayı Türkiye ya da ‘Anadolu’ diye tarif eden Türkiye sol hareketi sınıfsız ve sınırsız bir dünya için mücadele ettiğini propaganda eder. Ama birçok sol, sosyalist örgüt kendisini Türk, Türkiye sözcükleriyle başlayan isimlerle anarken mücadele alanı ise sınırsız değil, sınırlıdır. O sınır 28 Ocak 1920’de İstanbul’da son toplantısını yapan Meclisi-Mebusan’ın o gün kabul edip, 17 Şubat 1920’de duyurduğu Misak-ı Milli sınırlarıdır. Bu sınırlar Türkiye Cumhuriyeti devletinin diğer bir deyimle burjuvazinin belirlediği sınırlardır. Ancak cumhuriyetin kuruluşu öncesinde bu sınırların dışında yer alan bir çok bölgede bugünkü sınırlar içerisinde yaşayan çeşitli uluslarla ortak geçmişe, aynı etnik kimliğe ve inanca sahip olanlar genel olarak Türkiye sol hareketinin önemli bir bölümünün mücadele alanı dışındadır. Kürdistan, Lazistan, Ermenistan gibi parçalı ülkelerin sadece Misak- Milli sınırları içinde yer alan insanları için mücadele yürütülürken bu ulusal kimliklerin ayrı örgütlenmelerine de sıcak bakılmaz. Yürütülecek mücadele burjuvazinin belirlediği Misak-i Milli sınırları içinde ulusal kimlikten "bağımsız" ele alınmalıdır; bu da diğer ulusal kimlikleri ret etmek ve ulusal kimliğin toptan Türk olarak kabul edilmesi anlamına gelir.
Mustafa Suphi ile başlayan sosyalizm tarihi
Son yıllara kadar Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu sosyalizmin tarihini TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ile başlatıyordu. Oysa 15 Haziran 1915’te Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Sosyalist Hınçak Partisi üyeleri, yalnız kendi halklarının hakları için değil, tüm insanlığın kurtuluşu için savaşan Madteos Sarkisyan (Paramaz) ve 19 arkadaşı bu toprakların Ermeni sosyalistleridir.
Beyazıt’ta darağacına ilk çıkartılan Paramaz’ın idam sehpasındaki sözleri, “Siz sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz fakat inandığımız fikirleri asla. Yaşasın sosyalizm” mesajı, sonradan darağaçlarına çıkartılan "Türkiyeli" devrimcilerin de sözü olur ama adları anılmaz. Yıllarca Ermeni Soykırımı’nı dile getirip mücadele eden Ermeni diasporası sosyalist oldukları için Paramazları yok sayarken, Türkiye sol hareketi de Ermeni oldukları için onları görmezden gelir. 20. yüzyılın başında Selanik’teki birçok işçi grevini örgütleyen sendika liderleri Rum, Bulgar, Sırp, Yahudi oldukları için yine Türkiye sol hareketinin tarihinde yer almaz.
İrvem Keskinoğlu'nun Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde verdiği bilgiye göre, 1910 yılında 1 Mayıs, Selanik ile birkaç Rumeli kentinde daha kutlanır. 1911'de ise Üsküp, Selanik, İstanbul, Edirne ve bazı Trakya kentlerinde kutlamalar yapılır. Selanik'te 14'ten fazla sendikaya bağlı Yahudi, Bulgar, Rum/Helen ve Müslüman işçilerden oluşan 2 bin kişinin katıldığı mitingde 4 ayrı dilden konuşmalar yapılır. Yük arabası sürücüleri, mavnacılar, liman ve yükleme-boşaltma işçileri iş bırakırlar. Sosyalizmin tarihi Mustafa Suphi ile başlatıldığı için 1921 yılından öncesi bu tarihte yer almaz.
Sol hareketin Osmanlı tarihine bakışı
Türkiye sol hareketinin Osmanlı tarihine, bu tarihteki isyanlara ve devrimci liderlere bakışı da sorunludur. Bu tarihteki isyanlar arasında Ermeni ve Rumların adı geçmez. Resmi tarihçilerin bile artık inkâr edemediği nüfus olarak Müslümanlardan çok daha fazla olan Hıristiyan halklar bu coğrafyada Osmanlı tarihinde sanki hiç yaşamamıştır. Bu yüzden de bu tarihten çıkarılan devrimci kişiler ya Müslüman ya da Alevi inancındandır.
Rus klasikleri, Latin Amerikalı direnişçiler ve sosyalist devrimi gerçekleştirmiş ülkelerin tarihindeki birçok detay bilinirken bu toprakların tarihi ne yazık ki bilinmez.
Bilinmeyen Rigas Anayasası
18.yüzyılın sonları Osmanlısının bir aydın ve düşünürü olan Rigas (Velesitinli Rigas ya da Ferreos Rigas) Helen ve Türk tarihçiler tarafından Helen devriminin öncüsü olarak tanımlanır. Hatta 1821 Helen devriminin ilham kaynağı olarak da adlandırılır çeşitli çevrelerce.
Onu ünlü yapan ise 1797 yılında hazırladığı devrimci anayasadır. İki bölümden oluşan bu anayasanın 35 maddelik ‘İnsan Hakları’ bölümünde
"Yasalar tüm yurttaşların katılımıyla yapılmalıdır Memurluk ancak yeteneğe göre verilmelidir; soylu oldukları için değil. Kimse yasalara aykırı olarak tutuklanamaz. İbadet ve inançlar her din için eşit şekilde özgür olmalıdır. Kölelik yasaktır. Tüm yurttaşlar kanun yapma, seçme seçilme hakkına sahiptir. Yönetim, halkın şikâyetlerini dinlemediği ve sorunu halletmediği durumda yurttaşların ayaklanması en kutsal haktır’’gibi maddelerin yanı sıra 124 maddeden oluşan ‘Anayasanın İlkeleri’ adlı ikinci bölümde şu maddeler yer alır:
“Egemen halk, din ve dil gözetmeden, Rum/Helen, Bulgar, Arnavut, Ulah, Ermeni, Türk ve başka etnik kimlikler dâhil Osmanlı’nın bütün sakinleridir.
Bir tek ferdin ezildiği yerde toplumun bütünü ezilmektedir.
Toplum mutsuz yurttaşlarına geçim araçları sağlar.
Meclis toplantıları halka açıktır." gibi ilkeler içerir.
Rigas bu anayasanın Bosna’dan Arabistan’a kadar Osmanlı topraklarında bir devrim yapılarak uygulanması için mücadele eder. 1797’de anayasa çoğaltılarak tüm Osmanlı illerinde dağıtılır.
1757 yılında Osmanlı’nın (bugün Yunanistan sınırları içinde) Teselya, Velestin köyünde dünyaya gelen ve Osmanlı vatandaşı olan Rigas bugün de, Helenler, Arnavutlar, Romenler, Bulgarlarca kendilerinden görülüp sahiplenilir. Özgür düşünceyi, monarşilere karşı cumhuriyet fikrini savunan Rigas ayrıca Avrupa karanlığına son veren Rönesans’ın öncüleri gibi özellikle eski Helen eserlerini yeniden okuyup diğer dillerdeki birçok düşünürün kitabının çevirilerini yapar. Devrimci şiirler ve marşlar yazar. Haziran 1798’de Avusturya polisi tarafından tutuklanarak yedi arkadaşı ile birlikte Osmanlı’ya teslim edilen Rigas, boğularak öldürülür ve Tuna nehrine atılır. Rigas da Rum/Helen olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihinde ya da tarihteki devrimci kişiler içinde yer almaz.
Trabzonlu devrimci gazeteci, öğretmen Nikos Kapetanidis de Pontoslu Rum olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihi içinde yer almayanlardan biridir. 1921 yılında Amasya Meydanı’nda idam edilen Nikos Kapetanidis Epochi gazetesiyle eğitim sorunlarını, özellikle Rumca eğitim veren yerel okulları dile getiren araştırma ve yazılar yayımlar. Rumca eğitimin Patrikhane ve dini (Hıristiyan) otoriteler tarafından kontrol edilmesine karşı çıkar. Bunların yanı sıra Pontos’ta resmi devlet görevlilerinin vahşeti ve sivillere yönelik katliamlarla ilgili yazılar yayımlar; katliamları yapanların isimlerini mevkilerini de anlatır yazılarında. Ve ne acıdır ki Nikos Kapetanidis’i gazetesine gidip onu tehdit eden Pontos Rum Soykırımı'nın eli kanlı sorumlularından Topal Osman, İpsiz Recep gibi çeteci katiller kimi sol, sosyalist çevrelerce "kurtuluş savaşı kahramanı" olarak anılır.
Sol Hareketin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ve Mustafa Kemal’e bakışı
Sosyalizmin tarihinin Mustafa Suphilerle başlatılmasının arkasında Osmanlı’nın aydın, devrimci hareketleri olarak görülen Jön Türkler vardır. Sol hareketin büyük çoğunluğu Fransız devriminden etkilendiklerini sık sık belirttiği Osmanlı asker ve bürokratlarından oluşan Jön Türkleri ilerici olarak değerlendirir. Bu yanıyla da Birinci ve İkinci Meşrutiyet'e 1923’te ilan edilen cumhuriyete devrimci ilerici misyonlar yüklenmesine sebep olmuştur. Ve yer yer bu geleneğin devamcısı olunduğu dile de getirilmiştir. Oysa bu tarih baştan aşağıya darbeler tarihidir.
1876: I. Meşrutiyet ve Abdülhamit’in İstibdat (Baskı) Dönemi
Abdülhamit’in tahta çıkarıldığı (V. Murat’ın tahttan indirildiği) 1876 yılında ilk Anayasa hazırlanıp, parlamento açılır. Ancak tüm yetkiler padişaha bağlı olduğu için daha ikinci oturumun ardından meclisi tatil eden Abdülhamit, 30 yıl sürecek bir mutlakiyet dönemini başlatır.
‘93 Harbi olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından, Sırbistan, Karadağ, Romanya gibi eyaletlerin tam bağımsızlıklarını ilan etmesi Osmanlı’nın sonunun geldiği korkusuyla iktidarı giderek sertleştirmiştir. Artık tek korku, değişik ulus ve dinlerden tebaanın peşi sıra bağımsızlık peşinde olacağıdır. Ve tabi tüm bunların arkasında "dış düşmanların" olduğu propaganda edilir. Abdülhamit, muhbir ağı, hafiye takibi, zorunlu tayin ve sürgünler, sansür, gözaltı, tutuklama gibi yöntemlerle tüm muhalifleri sindirir.
“Güvenliğini ve toprak bütünlüğünü sağlayamayan devleti, mali açıdan bir disipline kavuşturmak için 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi kurulur. Bu kurum uzun süredir biriken dış borçların ödenmesini kurala bağlamak üzere Avrupalı devletlerin idaresi altında teşkilatlanır ve belli devlet gelirleri borçları karşılamak üzere baştan bu idareye tahsis edilir.”
Bu arada 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması üzerine imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nın 16. maddesi ve 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni tebaasına bir dizi söz verilir. Bu sözlerin tutulmaması Ermenilerin iktidara karşı tavırlarını sertleştirmelerine sebep olur. Bunun sonucu olarak 1887’de Cenevre’de Devrimci Hınçak Partisi (1909’dan sonra Sosyal Demokrat Hınçak) kurulur. Onu 1890’da Tiflis’te kurulan Taşnaksutyun (Ermeni Devrimci
Federasyonu) izler. (Ancak ilk Ermeni Partisi Armenakan Van’da 1885’te kurulmuştur) Ermeniler örgütlü oldukları her yerde seslerini yükseltmeye başlarlar.
Ermeni Soykırımı'nın habercisi ilk katliamlar yine bu dönem hayata geçirilir. 1894’te Sason’da, 1895’te Trabzon’dan başlayarak tüm doğu vilayetlerine, Halep ve Kilikya’ya yayılan, 1896’da ise Van, Eğin ve İstanbul’daki katliamlar, Trabzon ve İstanbul dışında Hamidiye Alayları aracılığıyla gerçekleştirilecekti. 1894-1895 arasındaki Ermeni kayıpları, Ermeni Patrikhanesi’ne göre 300 bin, Avrupalı konsolosluklara göre 100 bin ila 200 bin arasında değişiyordu.
1908: 2. Meşrutiyet
Abdülhamit’in padişahlığı ile 32 yıl süren baskı (İstibdat) döneminin ardından 23 Temmuz 1908 tarihinde ikinci kez Meşrutiyet ilan edilir. Birincisinde batılı devletlere verilen reform sözlerini geçiştirmeyi hedeflemekten başka bir içeriği olmayan Anayasa'nın ilanı ve parlamentonun açılması nasıl bir reform ve ilericilik özelliği taşımıyorsa, ikincisinin de aynı niyeti taşıdığı kısa bir zaman sonra anlaşılacaktı. Kimi çevrelerce bir burjuva demokratik devrim olarak değerlendirilecek 2. Meşrutiyet aslında çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı devletinin devamını sağlamak için, Osmanlı despotizminden kurtulmak isteyen uluslara karşı bir "karşı devrim" niteliğindeydi.
“Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik” kavramlarıyla Osmanlı sınırları içinde yaşayan Hıristiyan inancından ulusların temsilcileri parlamentoda yer alacak ve böylelikle bir umut ortamı yaratılacaktı ama 1909 yılında Adana’da 30 bin Ermeni’nin hayatına mal olacak katliam ile aslında değişen bir şeyin olmadığı anlaşılacaktı.
Meşrutiyet’in ilanını sağlayan güçler Jön Türkler olarak anılacaktı. Özellikle batıda eğitim görmüş Osmanlı asker bürokratlarından oluşan bu kesimlerin amacı toprak ve güç kaybı yaşayan Osmanlı’yı ayakta tutmaktı. Bunun nasıl olacağı konusunda çeşitli düşünceler olmasına rağmen belirgin düşünce Sünni Müslüman inancın ve Türk milliyetçiliğinin öncülüğünde bir siyasi önderlikle burjuva sınıflar oluşturmak ve özellikle sermayenin Müslümanlaştırılması ile bir ulus devlet olmaktı. Bu siyasi önderliği de Jön Türk hareketi içindeki bürokrat ve askerlerin kurduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti yürütecekti.
1914 Birinci Paylaşım Savaşı
Birinci Paylaşım Savaşı 1914 yılında İtilaf Devletleri olarak adlandırılacak Fransa, Britanya İmparatorluğu, Rusya (1914-1917), İtalya (1915-1918), ABD (1917-1918), Romanya (1916-1918), Japonya, Sırbistan, Belçika, Yunanistan (1917-1918), Portekiz (1916-1918), Karadağ (1914-1916) ile İttifak Devletleri olarak adlandırılacak Alman İmparatorluğu, Avusturya Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan (1915-1918) arasındaki iki taraftan oluşan savaştır. 1914 ile 1918 yılları arasında süren bu savaşta 70 milyon asker yer alır ve 9 milyon askerin yanı sıra 8 milyona yakın sivil de hayatını kaybeder, haritalar ve sınırlar savaşın galiplerince yeniden belirlenir.
Osmanlı ordusu bu savaşta Kafkasya, Çanakkale, Sina-Filistin, Hicaz-Yemen, Irak, İran, Galiçya ve Makedonya’da savaşır ve 325 bin askerini kaybeder. Ama istatistiklere yansıyan asıl önemli sayı ise Osmanlı’nın bu savaş sonrası kaybettiği sivil sayısıdır. Osmanlı İmparatorluğu kayıplar listesinin sivillerle ilgili başlığında 2.150.000 sivil kaybı ile ilk sırada yer alır.
Osmanlı devletinin bu savaşa dahil olmasının sebebi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Almanların savaşı kazanacağını düşünerek son dönemde kaybedilen toprakları geri alma hayalidir. Aynı zamanda savaş sermayenin Müslümanlaştırılması projesi olan soykırım için de iyi bir zemin olacak, Ermeni ve Süryanilerin hemen hemen tamamen Rumların da kısmen imhası ile birinci etap tamamlanacaktı. (İkinci etaba 1919’da Mustafa Kemal öncülüğünde Pontoslu Rumların ve Küçük Asya Rumlarının yok edilmesi ile devam edilecekti.)
İstatistiklere Osmanlı’nın “kaybı” olarak yansıyan 2.150.000 sayının içinde 1,5 milyon Ermeni, 250 bin Süryani, 150 bin Rum’un katledilmesi de dâhildir. Yani bu kayıpların 2 milyona yakını Osmanlı’nın savaştığı herhangi bir ülkenin ordusu tarafından değil, bizzat
Osmanlı’nın kendi güçleri tarafından katledilen insanlardı.
1915 Ermeni Soykırımı
14 Temmuz 1914’te Marksist Ermeni Partisi Hınçak’ın 20 yönetici kadrosu, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’yı öldürmeyi planladıkları gerekçesiyle tutuklanıp ihanetle yargılanır. 15 Haziran 1915 tarihinde İstanbul-Beyazıt Meydanı’nda, Harbiye Nazırlığı önünde asılarak idam edilirler. Hınçak Partisi, İttihat ve Terakkiciler ile ortak çalışmayı reddeden tek Ermeni partisidir. 1908 sonrası silahlı mücadeleyi terk etmiş olsalar da İttihatçıların kendisi için tehlike olarak gördüğü bir siyasi yapılanmadır.
Bir diğer Ermeni örgütlenmesi olan Taşnak ise özellikle Abdülhamit’e muhalefet sürecinde Jön Türklerle ortak hareket etmiş olsa da 12 Nisan 1915 tarihinde önderlerinin büyük bir bölümü tutuklanarak hapse atılır.
24 Nisan 1915 yılında ise İstanbul’da aralarında tanınmış şairler; Daniel Varujan, Siamanto ve Rupen Sevak’ın da bulunduğu yüzlerce Ermeni aydını tutuklanır. 1915 Şubat’ında 15-55 yaş aralığında olan Ermeniler yük taşıma ve yol yapım işlerinin yapıldığı Amele Taburlarına alındılar. Bunlar aslında erkek Hıristiyanlardan oluşan zorunlu çalışma taburlarıydı. Amele Taburları’ndaki savunmasız Ermeniler, angarya iş sona erdikten sonra öldürüldüler.
Ve geriye kalan Ermeni nüfusun tehciri başladı. Tehcirler ilk önce Kilikya-Ermeni yerleşimleri Zeytun ve Dörtyol, daha sonra ise Erzurum, Trabzon, Sivas, Harput, Diyarbakır ve Bitlis’te gerçekleşti. (1915 Mart -1915 Haziran) Bağdat’taki Ermeniler Musul’a sürüldü.
Asur /Nasturi/ Keldani (Doğu Süryanileri) Soykırımı
Aynı tarihlerde gerçekleştirilen Süryani Soykırımı, Ermeni Soykırımı’nın gölgesinde kalır, araştırmacıların, tarihçilerin uzun süre ilgisini de çekmez. Sevr’e katılan Asur delegeleri, Asurlu Hıristiyanların güvenliğini sağlamak amacıyla bir Asur devleti talebinde bulunurlar. Bunun üzerine Sevr Anlaşması’na gelecekte “Asur-Keldanilerin güvenliği için” tam garanti sunması gereken bir otonom Kürdistan kurulmasını içeren 62. madde eklenir. Asur sorununa ilişkin Milletler Cemiyeti gölgesinde yürütülen 1925 yılında Kanada’ya göç ettirilmesi projesinin yanı sıra, umutsuz geri dönüş ve sınır geçme çabaları da başka katliamlara yol açar. Kurbanların sayısına ilişkin birbiriyle çelişik rakamlar olmasına karşın, Asur Keldani delegasyonunun Paris Barış Konferansı’nda verdikleri 250 bin sayısı, kurban sayısının aslında hayli önemli boyutta olduğunu göstermektedir.
Bu tarihsel gerçekler resmi tarihte ya yok sayılır ya yalanlarla çarpıtılır ya da tüm bu soykırım süreci gerekçelendirilerek meşrulaştırılır. Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu da bu süreci resmi tarihten bağımsız değerlendirememiş ya da değerlendirmemiştir. Bu nedenle de bu soykırım sürecine bakışta inkârcı cephede yer almıştır.
Yüzyıllık cumhuriyet tarihinin kanlı sayfalarına yüzlercesi eklenecek katliamlar zincirinin önemli bir halkasını oluşturan 1918 sonrası, yedi düvele karşı verildiği iddia edilen anti emperyalist “kurtuluş savaşı" masalı ve Mustafa Kemal’e yüklenen devrimci misyon ise Türkiye sol hareketinin en önemli hatalarından birisidir. Elbette bu yazının konusundan bağımsız değildir ancak başka bir yazının konusu olarak ele alınıp yazılacaktır.
http://www.marksistteori1.org/983-tuerkiye-sol-hareketinin-soyk-r-mlara-bak-s.html




submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


Burun Ameliyatı İçin İdeal Yaş Sonunda Açıklanan En İyi 10 Sihirbazlık Numarasının Sırrı ÇOCUKLAR & YETİŞKİNLER İÇİN EN İYİ 10 HARİKA FİKİR - YouTube GELMİŞ GEÇMİŞ EN İYİ 11 ÇOCUK KİTABI l 10 12 Yaş Kitap ... ‘Yaşlılarımız çınarlarımızdır’ diyen FuzulEv’den açık çağrı: #SorOna! Ailelerin Çocuklar İçin Olduğunu Düşündüğü ve Çok Yanıldığı 5 Animasyon Film Bir Erkeğin Dolabında Tarihe Karışması Gereken 13 Parça

Farklı Yaşlarda Hamile Kalma Şansınız Ne Kadar? - Ayşe ...

  1. Burun Ameliyatı İçin İdeal Yaş
  2. Sonunda Açıklanan En İyi 10 Sihirbazlık Numarasının Sırrı
  3. ÇOCUKLAR & YETİŞKİNLER İÇİN EN İYİ 10 HARİKA FİKİR - YouTube
  4. GELMİŞ GEÇMİŞ EN İYİ 11 ÇOCUK KİTABI l 10 12 Yaş Kitap ...
  5. ‘Yaşlılarımız çınarlarımızdır’ diyen FuzulEv’den açık çağrı: #SorOna!
  6. Ailelerin Çocuklar İçin Olduğunu Düşündüğü ve Çok Yanıldığı 5 Animasyon Film
  7. Bir Erkeğin Dolabında Tarihe Karışması Gereken 13 Parça

İzlediğiniz için teşekkürler , abone olmayı unutmayınız... Bu videomuzda ailelerin çocuklar için olduğunu düşündüğü ve çok yanıldığı 5 animasyon filmi sizl... Sonunda Açıklanan En İyi 10 Sihirbazlık Numarasının Sırrı İzlediğiniz için TEŞEKKÜRLER :) ABONE OLUN https://www.youtube.com/channel/UCvv-JPTNKH8Inaf_W... Merhaba arkadaşlar bu videoda sizlere en iyi 10 harika fikir ve pratik bilgiler göstereceğiz. Ev yapımı bu eğlenceli video ile sizde evde bu hayat hileleri d... Bir ameliyatta en önemli husus ameliyat sonucunun hastayı tatmin etmesidir. Yazımızın devamını okumak ve detaylı bilgi almak için Burun Estetiği Ameliyatı sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. - En önemli kural hem iyi görünüp görünmediğinden hem de rahat olup olmadığından emin olmak için kazağınızı almadan önce içine giyeceğiniz gömlekle denemek. Gelmiş geçmiş en iyi 11 çocuk kitabı l 10 12 yaş kitap önerileri videosunda size bu zamana kadar basilmiş ilk 11 e giren en iyi çocuk kitapları listesini sun... Tarihten bugüne kadar en zor günlerde el ele vererek üstesinden gelen bizler, şimdi de öğrenecek çok şeyimiz olduğunu bildiğimiz büyüklerimiz için el ele ver...